Garp Sessions
[Ayşe İdil İdil ve Deniz Kırkalı]
Ayşe İdil İdil ve Deniz Kırkalı’nın 2019’da Babakale’de başlattığı Garp Sessions, sanatçıları, araştırmacıları ve kültür çalışanlarını on gün boyunca aynı evde ve aynı masa çevresinde buluşturuyor. İki kurucuyla programın bir ihtiyaçtan doğan yapısını, kolektif öğrenmeyi ve “İyi misin, iyi miyiz?” sorusuyla kurdukları çalışma ilişkisini konuşuyoruz.
Garp Sessions, Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Babakale’de gerçekleşen uluslararası bir yaz araştırma programı. Öğrenme oturumları, okumalar ve birlikte hazırlanan sofralar etrafında şekillenen program, katılımcılardan tamamlanmış bir iş ya da sunum beklemiyor. Her yıl davet edilen iki yürütücünün belirlediği konu ve katılımcılarla yeniden kurulan yapı, kurucularının da tanımını açık bırakmayı tercih ettiği bir buluşma alanı.
Programın kurucuları sanatçı Ayşe İdil İdil ile bağımsız küratör ve yazar Deniz Kırkalı. İlk kez 2017’de birlikte çalışan ikili, kendi pratiklerinde eksikliğini hissettikleri uzun soluklu ve samimi buluşma ortamını yaratmak üzere 2019’da Babakale’ye yöneldi. Garp Sessions’ın başlangıcını, bir evin imkânlarını başkalarına açmayı, kolektif çalışmada sorumluluk ve duygusal emeği, gün batımıyla değişen programı ve yapının geleceğini konuştuk.
CC: Önce sizi ve Garp Sessions’ı kısaca tanıyabilir miyiz?
Ayşe: Görsel sanatçıyım. Üretimlerimde belleğin nasıl oluştuğu ve saklandığı, bir arada olmanın koşulları, fotoğraf ile metin arasındaki ilişki gibi meselelerle ilgileniyorum. Bunları yerleştirme ve performans gibi farklı biçimlerde ele alıyorum.
Deniz: Bağımsız küratör ve yazarım. Yakın zamanda kolektif küratöryel pratikler üzerine yaptığım doktorayı tamamladım. Garp Sessions’ı ise 2019’da Babakale’de başlattığımız, on gün süren uluslararası bir yaz araştırma programı olarak tanımlayabiliriz. “Araştırma programı” ya da “yaz buluşması” gibi ifadeleri kullanıyoruz; tanımını çok sabitlemek istemiyoruz.
CC: Sizi bir araya getiren ve Garp Sessions’a uzanan süreç nasıl başladı?
Deniz: 2017 baharında Zeynep Öz’ün Sharjah Bienali için İstanbul’da hazırladığı bir projede çalışırken tanıştık. Ayşe’nin Aralık 2018’de Poşe’de açılan kişisel sergisi için bir metin yazdım. Birlikte üretmekten hoşlandığımızı fark etmiştik. 8 Mart 2019’da, “Beraber ne yapabiliriz?” diye düşünmek için Babakale’ye gittik. O yaz ilk Garp Sessions gerçekleşti.
Ayşe: Çıkış noktamız aslında kendi ihtiyacımızdı. Sanat alanında çoğu kez sergi açılışlarında ya da kurumsal programlarda kısa sürelerle karşılaşıyoruz. Birlikte daha uzun zaman geçirebileceğimiz, samimi bir alanda okuyup konuşabileceğimiz bir yapı arıyorduk. Ailemin Babakale’deki yazlığı elimizdeki somut imkândı. Önce bu imkânı kendimize, ardından başkalarına açtık.


CC: Garp Sessions’ı neden klasik anlamda bir sanatçı misafir programı olarak tanımlamıyorsunuz?
Deniz: “Sanatçı misafir programı” dediğimizde belirli beklentiler oluşuyor. Bizim programımızda bir üretim ya da sonuçlandırma baskısı yok. Katılımcıların on günün sonunda bir iş göstermesi, sunum yapması veya bir proje tamamlaması gerekmiyor. Ayrıca yalnızca sanatçılarla çalışmıyoruz; yazarlar, tiyatrocular, araştırmacılar, akademisyenler ve kültür çalışanları da programa katılıyor.
Ayşe: Bizim için önemli olan, birlikte geçirilen zamanın ve karşılaşmanın kendisi. Program bittikten sonra orada konuşulanların bir işe, metne ya da başka bir ortaklığa dönüşmesi mümkün. Fakat böyle bir sonuç baştan tarif edilmiyor. İnsanlara henüz biçimlenmemiş düşüncelerini paylaşabilecekleri bir alan açmaya çalışıyoruz.
CC: İlk programın yapısı nasıldı? Babakale’de bir gün nasıl geçiyordu?
Ayşe: İlk yıl programı biz yürüttük ve “Alternatif Rehberler” başlığını seçtik. Katılımcılardan bu başlıkla ilişki kuran, diğerlerinin bilmediğini düşündükleri bir metin ya da malzeme getirmelerini istedik. Sabahları öğrenme, öğleden sonraları okuma oturumları yapıyor; akşamları birlikte yemek hazırlayıp yiyorduk. Programın sonunda bir değerlendirme oturumu da planlamıştık ama on günün yorgunluğuyla bunun için doğru zaman olmadığını gördük. Değerlendirmeyi aylar sonra İstanbul’da yaptık.
Deniz: Sonraki yıllarda programın ihtiyaçları değişti. Pandemi döneminde masanın etrafında uzun okumalar yapmak yerine dışarı çıkmaya, doğayla ilişki kurmaya ve hareket etmeye daha fazla ihtiyaç duyduk. Yapı her yıl bulunduğumuz koşullara göre dönüşüyor.
CC: Sofranın programdaki yeri neden bu kadar belirleyici?
Deniz: Buluşmaların merkezinde evin yemek masası var. Bu masa öncelikle yemek yediğimiz yer; sonra okuma ve öğrenme alanına dönüşüyor. Sınıf, galeri ya da akademi gibi alışılmış mekânların dışında, aynı masada yemek yemek bilgiyle ve birbirimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştiriyor.
Ayşe: Yemek hazırlamak, sofrayı kurmak ve kaldırmak da birlikte yaşamanın parçası. Program yalnızca oturumların içeriğinden oluşmuyor. Gündelik hayat, mutfakta geçirilen zaman ve aralarda yapılan konuşmalar da öğrenme sürecine dâhil.
CC: İlk yılın ardından programı her yıl iki davetli yürütücüyle kurmaya başladınız. Bu model nasıl işliyor?
Deniz: Her yıl biri Türkiye’den, diğeri başka bir ülkeden ve daha önce birbirini tanımayan iki kişiyi davet ediyoruz. Yürütücüler önce kendi aralarında konuşarak bir konu ya da anahtar kelime belirliyor, ardından katılımcıları seçiyor. Böylece yalnızca programa katılanlar değil, programı yürüten iki kişi de yeni bir çalışma ilişkisi kuruyor.
Ayşe: Biz mekânı tutuyor, lojistik ve idari işleri yürütüyor, programın gerçekleşeceği koşulları hazırlıyoruz. İçeriği kontrol etmiyoruz. Bazen katılımcılarla ilk kez Babakale’de karşılaşıyoruz. Kendi kurduğumuz yapının her yıl başkalarının yaklaşımıyla değişmesine izin vermek bizim için önemli.
CC: Yürütücüleri davet ederken nelere bakıyorsunuz?
Ayşe: Birbirinden farklı alanlarda çalışan, pratiklerini merak ettiğimiz kişileri düşünüyoruz. Bunun yanında on gün boyunca izole sayılabilecek bir yerde başkalarıyla birlikte yaşayabilmek de önemli. Seçim sürecimiz kesin ölçütlerden çok sezgiye dayanıyor.
Deniz: Davet ettiğimiz kişilerin birbirini daha önce tanımaması bilinçli bir tercih. Aralarında nasıl bir diyalog oluşacağını, farklı yöntemlerin birbirini nasıl etkileyeceğini merak ediyoruz. Biz de her programda bu karşılaşmadan öğreniyoruz.
CC: İkiniz arasındaki görev dağılımı nasıl şekilleniyor?
Ayşe: Sabit görevlerimiz yok. Farklı şehirlerde yaşıyoruz; hayatımızın temposu ve o sıradaki enerjimiz sürekli değişiyor. Bu nedenle “Bunu kim yapabilir, kimin enerjisi var?” diye açıkça konuşuyoruz. Bazı dönemlerde birimiz daha çok yük alıyor, başka bir dönemde bu değişebiliyor. Bunu bir hesap tutma meselesine dönüştürmüyoruz.
Deniz: Haftalık toplantı yapmaya niyetleniyoruz ama çoğu zaman bunu sürdüremiyoruz. İşler mesajlar, telefon konuşmaları ve ses kayıtlarıyla ilerliyor. Programın yöntemini baştan kesin kurallarla belirlemek yerine, o sırada sahip olduğumuz zamana ve kapasiteye göre yeniden düzenliyoruz.
CC: Karar alırken anlaşmazlıkları ve farklılıkları nasıl yönetiyorsunuz?
Deniz: Temel değerlerde ve programın önceliklerinde büyük ölçüde ortaklaştığımız için küçük kararlar çatışmaya dönüşmüyor. Bir yayının kapağının hangi renk olacağı gibi bir konuda farklı düşünebiliriz ama bu, daha büyük bir mesele hâline gelmiyor. Katılımcıların ihtiyaçları, çıktı baskısının olmaması ve karşılaşmaya alan açmak konusunda aynı yerdeyiz.
Ayşe: Birimizin gördüğü bir ayrıntıyı ya da hassasiyeti diğeri kaçırabiliyor. Farklı pratiklerden gelmemiz bu açıdan iyi çalışıyor. Kolektif üretimde “ben” ile “biz” arasında her zaman bir gerilim var. Birlikte hareket ederken kendi sesimizi ve bireysel alanımızı koruyabilmek de önemli.


CC: Garp Sessions’ı sürdürürken duygusal emek nasıl bir yer tutuyor?
Ayşe: Sürekli “İyi misin, iyi miyim, iyi miyiz?” diye sormak gerekiyor. Önce kendi bedenini ve kapasiteni, sonra birlikte çalıştığın kişiyi ve davet ettiğin insanları dinlemek önemli. Bir sorun ya da rahatsızlık olduğunda bunu konuşabilmek için zaman açıyoruz. Çatışma yaşanması başlı başına kötü bir şey değil; asıl mesele onun nasıl ifade edildiği.
Deniz: Garp Sessions için aramızda imzaladığımız bir sözleşme yok. Buna karşılık katılımcılara Babakale’yi, evi, ulaşımı, erişilebilirlik ve güvenlik koşullarını, finansman ve seçim sürecini anlattığımız ayrıntılı bir dosya gönderiyoruz. İnsanların nasıl bir ortama geldiklerini bilmesi, güvenli ve açık bir alan kurabilmenin parçası.
CC: Programda değişmeyen ritüeller var mı?
Deniz: Gün batımını kaçırmıyoruz. Program ne kadar yoğun olursa olsun, saati ona göre ayarlıyoruz.
Ayşe: Mümkün olduğunda tarihleri Perseid meteor yağmuruna denk getirmeye çalışıyoruz. Babakale’nin ritmi programı etkiliyor; oraya gidip şehre ait bir takvimi aynen sürdürmek istemiyoruz. Bazen yapılacak işi bırakıp gün batımını izlemek, birlikte geçirilen zamanın en önemli anlarından biri olabiliyor.
CC: “Garp Sessions” adı nereden geliyor?
Ayşe: Babakale, karayla bağlantılı Asya’nın en batı noktası. “Garp” da batı demek. Bölgede çalışan mimar Yannis ve arkadaşları yakındaki bir koya bu adı veriyordu; biz de oradan ödünç aldık.
Deniz: “Sessions” sözcüğü ise tek bir programdan ziyade farklı buluşmaları ve oturumları tarif ediyordu. Program uluslararası olduğu için İngilizce bir ad kullanmayı seçtik.
CC: Birbirinizin çalışma biçiminde en çok neyi takdir ediyorsunuz?
Deniz: Ayşe’nin çok küçük görsel ve metinsel ayrıntıları yakalayan titiz bir gözü var. Ayrıca özel bir anı fark edip “Burada duralım” diyebilmesi çok kıymetli. Gün batımını izlemek için işi bırakmak bunun en basit örneklerinden biri.
Ayşe: Deniz, bulunduğu ortamdaki duygusal enerjiyi ve birinin yaşadığı rahatsızlığı çok hızlı hissediyor. Böyle bir şey olduğunda durup hissetmeye ve konuşmaya zaman açabiliyor. Onunla kurduğum ilişki hayatımdaki en sağlıklı çalışma ilişkilerinden biri. Birbirimizi dinlemeyi ve birbirimize alan açmayı birlikte öğrendik.
CC: Bağımsız bir yapıyı finansal ve kurumsal açıdan sürdürmek ne anlama geliyor?
Deniz: Sabit bir finansmanımız ya da gelir modelimiz yok; tüzel kişiliğimiz de bulunmuyor. Programı bizi ve katılımcıları beslediği için sürdürüyoruz. Fakat aşırı profesyonelleşip kurumsallaşmasını istemiyoruz. Bir yapının yalnızca devam etmiş olmak için devam etmesi gerekmiyor; bazı şeylerin bitmesi de mümkün.
Ayşe: Planlı ve dikkatli insanlarız ama her şeyi kontrol edemeyeceğimizi de öğrendik. 2020’de A, B, C ve D planlarımız vardı; D planı programı hiç yapmamaktı. Finansman, zamanlama ya da beklenmedik bir durum karşısında esneyebilmek gerekiyor. Biz güvenli ve açık koşulları sağlayabiliriz; sonrasında ortaya çıkacak karşılaşmayı bütünüyle yönetemeyiz.
CC: Garp Sessions, Babakale’deki on günün dışında nasıl yaşamaya devam ediyor?
Ayşe: Programdan yayınlar ve etkinlikler doğdu. Birlikte evde dergiler keserek hazırladığımız, kendi imkânlarımızla yayımladığımız bir yemek kitabımız var. Program sonrasında kapanış ya da kamusal etkinlikler düzenliyor, orada başlayan konuşmaların başka yerlerde sürmesine alan açıyoruz.
Deniz: Programın o güne kadarki yaklaşık 48 katılımcısının yıllar arasında ilişki kurabilmesini istiyoruz. Bu amaçla “Garp Sessions Offerings” adını verdiğimiz aylık çevrimiçi buluşmalara başladık. Geçmiş katılımcılardan biri üzerinde çalıştığı bir işi paylaşıyor, diğerleri geri bildirim veriyor. Böylece yalnızca aynı yıl bir araya gelenlerin değil, farklı dönemlerde programa katılanların da birbirini tanıdığı bir ağ oluşuyor.
CC: Geleceğe baktığınızda Garp Sessions için neler görüyorsunuz?
Deniz: Yayınlar, kamusal buluşmalar ve mekâna özgü bir performans programı gibi farklı uzantılar üzerine düşünüyoruz. Programı desteklemek için bir dayanışma müzayedesi yaptık. Her yeni adımda zaman, para ve insan kaynağımızı yeniden değerlendiriyoruz.
Ayşe: Onuncu yıla doğru giderken yapının neye dönüşebileceğini düşünmeye başladık. Bunun mutlaka büyümek anlamına gelmesi gerekmiyor. Garp Sessions bir gün sona erse bile burada kurulan ilişkilerin ve bizim ortaklığımızın başka işlerde devam edeceğini biliyoruz. Başlangıçtaki sorumuz hâlâ geçerli: Birlikte nasıl zaman geçirmek ve nasıl öğrenmek istiyoruz?