Notes of a Raindrop
[Eli Bensusan ve Arad Musosoğlu]
Eli Bensusan ve Arad Musosoğlu ile buluntu malzemelerden doğan Bir Damlanın Notaları’nı; sergi, kitap ve albüm arasındaki ilişkiyi; doğaçlamanın işbirliğine açtığı alanı ve birlikte üretirken güvenin rolünü konuştuk.
CC: Önce sizi ve güncel pratiklerinizi kısaca tanıyabilir miyiz?
Eli: İTÜ’de Endüstriyel Tasarım eğitimi aldım, ardından School of the Art Institute of Chicago’da yüksek lisans yaptım. Zaman içinde pratiğim endüstriyel tasarımdan güncel sanata kaydı. Kolaj, metin, çizim ve asamblajlarla çalışıyorum; son dönemde ses ve müzik de pratiğimin bir parçası olmaya başladı.
Arad: Makine mühendisliği mezunuyum. Bugüne kadar müzikten işletmeciliğe, dans eğitmenliğinden kuyumculuk ve marangozluğa kadar farklı alanlarda çalıştım. Müzik, uzun zamandır hayatımda olan ve hâlâ sürdürdüğüm alanlardan biri. Şu anda aynı zamanda aşçılık yapıyorum.
CC: Tanışmanız ve birlikte üretmeye başlamanız nasıl oldu?
Arad: Bir dönem küçük bir bar işletiyordum. Orada jam session’lar düzenliyor, farklı müzisyenlerin bir araya gelip doğaçlama yapabilecekleri bir ortam kurmaya çalışıyorduk. Eli bir gün elinde mızıkasıyla geldi. Enstrümanı mikrofonlamasını istedim; o da topluluk içinde çalma konusunda çok deneyimli olmadığını söyledi. “Bir deneyelim” dedik. Yusuf Hacıalioğlu da o buluşmalardaydı. Zamanla bu seanslar haftalık bir düzene oturdu ve müziğin dışında da görüşmeye başladık.
Eli: Benim için önemli bir karşılaşmaydı. Daha önce tek başıma çalıyordum; bir topluluğun içinde dinlemek, beklemek ve doğru anda ses çıkarmak bambaşka bir deneyimdi. Dostluğumuz da ortak üretim dilimiz de bu doğaçlama buluşmalarında gelişti.
Arad: Ben de o dönemde prodüksiyon ve ses tasarımıyla ilgileniyordum ama canlı enstrümanlarla çalışma deneyimim sınırlıydı. Kurduğumuz ortam hem profesyonel hem amatör müzisyenlerin birbirinden öğrenmesine izin veriyordu. Birlikte üretmenin ilk zemini buydu.
CC: Bir Damlanın Notaları’nın çıkış noktasında ne vardı?
Eli: Proje, 20. yüzyılın ilk yarısında yayımlanmış fen eğitimi kitaplarıyla karşılaşmamla başladı. Bilgilerin bir kısmı bugün geçerliliğini yitirmişti; kitapların kesin, öğretici ve tartışmaya kapalı dili ise ayrıca ilgimi çekti. Metinleri ve görselleri kesip yeniden bir araya getirmeye başladım. Zamanla serinin farklı kitaplarını topladım, malzemeyi sınıflandırdım ve bunlardan bir damlanın yolculuğunu anlatan yeni bir dünya kurdum.
Ortaya çıkan anlatı genel hatlarıyla doğrusal ilerliyor ama kendi içinde kesintiler, tekrarlar ve öznenin kaybolduğu anlar barındırıyor. Bir damlanın doğuşundan dünyaya düşmesine, okyanus ve evrenle karşılaşmasından karaya, uygarlığa ve yıkıma uzanan mitolojik bir yolculuk bu. Kaynak metinlerin buyurgan sesini parçalayarak daha şiirsel, kekeme ve belirsiz bir dile dönüştürmek istedim.
CC: Arad, sen projeye hangi aşamada dahil oldun?
Arad: Eli görsel ve metinsel dünyayı büyük ölçüde kurmuştu. Bana bölümleri ve anlatının akışını gösterdi; bunlara eşlik edecek ses parçaları üretip üretemeyeceğimizi konuştuk. O sırada kendi fotoğraflarım için müzik yapıyor, fakat bir noktada tıkandığımı hissediyordum. Başkasının kurduğu bir dünyaya içeriden bakmak bana yeni bir hareket alanı açtı.
Projeye bir hizmet ya da sipariş işi gibi yaklaşmadım. Eli’nin dünyası zaten vardı; benim yapmam gereken onu taklit etmek değil, o dünyada kendi sesimi bulmaktı. Daha sonra Yusuf da sürece katıldı. Onun enstrümantal hâkimiyeti ve soyut fikirleri hızla kavrayabilmesi, parçaların hem genişlemesini hem de beklemediğimiz yönlere gitmesini sağladı.
CC: Başlangıçta yalnızca bir sergi mi düşünüyordunuz? Kitap ve albüm nasıl ortaya çıktı?
Eli: İlk aşamada sergi vardı. Fakat proje geliştikçe bu dünyanın yalnızca duvarda görülen işlerden ibaret kalmaması gerektiğini hissettim. Kitap, hikâyeyi baştan sona taşıyabilecek ve izleyicinin fiziksel olarak yakınlaşabileceği bir form sundu. Bir kitabı elinde tutmak, sayfalarını çevirmek, kapatmak ve yeniden açmak sergi deneyiminden farklı bir ilişki kuruyor.
Bu nedenle kitap bir sergi kataloğu değil; kendi başına yeni bir iş. Dante ve Istakoz tarafından 500 adet basıldı. Sergi sona erse bile anlatının bütününü koruyor ve okurun onunla kişisel bir bağ kurmasına izin veriyor.
Arad: Albüm de benzer biçimde bağımsız ama diğer parçalarla bağlantılı bir katman olarak gelişti. Kitaptaki bölüm geçişlerini, kolajların yoğunluğunu ve okuma ritmini düşündük. Farklı kişilerin sayfaları ne kadar sürede geçtiğini gözlemledim; parçaların süreleri ve albümün akışı bu deneylerden etkilendi. Amaç, okurun her sayfada mekanik biçimde aynı sürede kalması değildi. Müzik, kitabın kurduğu zamana eşlik eden ikinci bir akış oluşturdu.
CC: Sergi, kitap ve albüm aynı anlatıyı farklı biçimlerde nasıl taşıyor?
Eli: Sergide mekânın ölçeği, insanların hareketi ve diğer izleyicilerin varlığı deneyimi sürekli değiştiriyor. Kitap ve müzik bir araya geldiğinde ise daha mahrem ve görece kontrollü bir alan oluşuyor. Okur kendi zamanını belirleyebiliyor; görsele geri dönebiliyor, sesi yeniden dinleyebiliyor. Aynı dünya, bu kez kişinin elinde ve kulaklığında kuruluyor.
Sergideki nesneler de bu kurmaca dünyanın parçalarıydı. Buluntu dönem nesnelerini yeni ürettiğim parçalarla bir araya getirip onlara hayali ritüeller ve işlevler atadım. Benim için başka bir dünya kurmak, içinde yaşadığımız dünyaya uzaktan bakmanın bir yolu. Kurmacanın içindeki nesneler bize kendi alışkanlıklarımızı, bilgiye duyduğumuz güveni ve dünyayı düzenleme biçimlerimizi yeniden düşündürebiliyor.
Arad: Ses tarafında da benzer bir yöntem vardı. Eli buluntu metinlere ve görsellere müdahale ederken ben buluntu ya da kaydedilmiş sesleri dönüştürüyor, onları yeni bağlamlarda bir araya getiriyordum. İkimizin kolaj mantığı farklı malzemelerde kesişti. Bu ortaklık, görselle sesi birbirine açıklama yaptırmadan aynı dünyanın parçaları hâline getirdi.
CC: Birbirinizin alanına ne kadar müdahale ettiniz?
Arad: Eli işlerin sırasını ve anlatının duygusal hareketini benimle paylaştı. Kolajlara baktığımda metnin her ayrıntısını okumadan da bölümlerin dinamiğini hissedebiliyordum. Bu sıraya sadık kalmaya çalıştım; Eli ise beni daha özgür olmaya teşvik etti. Sadakat ile özgürlük arasındaki gerilim müziğin işine yaradı.
Taslakları birbirimize gönderiyor, açıkça konuşuyorduk. Eli bazen bir parçanın anlatıya fazla doğrudan yaklaştığını, bazen de ihtiyaç duyduğu hissi taşımadığını söylüyordu. Ben de görsel akışa dair sorular soruyordum. Yusuf’a soyut bir fikir verdiğimizde onu çok hızlı kavrayıp bambaşka bir müzikal öneriye çevirebiliyordu. “Lands” bölümündeki klavye solosu bunun güzel örneklerinden biri.
Eli: Bir sınır belirlemek yaratıcılığı azaltmadı; tersine ortak bir zemin kurdu. Konu ve bölüm belliydi ama o alanın içinde sonsuz sayıda karar alınabilirdi. Kimse diğerinin işini tarif etmeye çalışmadı. Birbirimizin ürettiğine güvenerek, gerektiğinde net geri bildirim vererek ilerledik.
CC: Doğaçlama hem tanışmanızda hem de projenin canlı performanslarında önemli bir yer tutuyor. Sizin için doğaçlama ne ifade ediyor?
Eli: Doğaçlamayı sınırsızlık olarak görmüyorum. Önce bir çerçeve gerekir: enstrüman, mekân, süre, birlikte çaldığınız kişiler ya da basit bir yönerge. Özgürlük, bu sınırlara verdiğiniz yanıtta ortaya çıkıyor. Çerçeve yerleştikten sonra onu kırmak da mümkün.
Serginin açılış ve kapanışındaki performanslarda bunu denedik. Kapanışta Fluxus’tan esinlenen yönergelerle serbest doğaçlamayı bir araya getirdik; müzisyenlerle izleyiciler arasındaki sınır da zaman zaman silindi. Ortaya çıkacak şeyi bütünüyle öngörememek, performansı canlı tutuyordu.
Arad: Toplu doğaçlama, herkesin aynı anda istediğini çalması demek değil. Ortak bir kavrayış ve güçlü bir iletişim gerekiyor. Ne zaman öne çıkacağınızı, ne zaman geri çekileceğinizi ve ne zaman sessiz kalacağınızı bilmeniz lazım. Jam session’larda kurduğumuz bu iletişim, proje boyunca nasıl çalıştığımızı da belirledi.
CC: Müzikle kurduğunuz sözsüz iletişim, gündelik işbirliğinize nasıl yansıdı?
Eli: Bir şirket yöneten herkese jam session yapmasını öneririm. Birlikte çalmak insana dinlemeyi, susmayı ve doğru anda söz almayı öğretiyor. Üstelik bunu konuşmadan yapıyorsunuz. Arad’ın bir sonraki notasını ya da harekete nasıl karşılık vereceğini bazen önceden hissedebiliyorum. Bu, dilin ötesinde gelişen bir tanışıklık.
Proje sırasında da sürekli iletişim kurmamız gerekmedi. Önümüzde ortak bir referans vardı ve birbirimizin çalışma biçimini biliyorduk. Arad’ın günlerce düşünüp sonra çok hızlı üretebileceğini; benim ise genel yapıyı önceden kurup ayrıntılarda oyuna ve tesadüfe alan açtığımı ikimiz de biliyorduk.
Arad: Benim sürecimin başında uzun bir düşünme ve hiçbir şey yapmıyormuşum gibi görünen bir dönem oluyor. Bu bölüm bazen stresli geçiyor. Başladığım andan itibaren ise iş oyuna dönüşüyor ve bitmesini istemiyorum. Eli’nin kurduğu net çerçeve bu geçişi kolaylaştırdı. Her gün konuşmasak da nereye döneceğimizi biliyorduk.
CC: Üretim yöntemlerinizde plan ile tesadüf nasıl dengeleniyor?
Eli: Büyük ölçekte oldukça planlı ve rasyonel çalışıyorum. Bölümlerin sırası, anlatının yapısı ve işlerin birbirleriyle ilişkisi önceden kuruluyor. O yapının içindeki küçük kararlarda ise oyun, hata ve tesadüf önemli. Bir malzemenin beklenmedik davranışı ya da yan yana gelen iki parçanın ürettiği anlam, işi başka bir yere taşıyabiliyor.
Arad: Ben de çok sayıda ihtimali zihnimde dolaştırdıktan sonra üretmeye başlıyorum. Müzikte ilk hareket ortaya çıktığında seçenekler çoğalıyor. Projenin sınırları, bu seçenekler arasında kaybolmamı engelledi. Bir bölümün duygusu ve anlatıdaki yeri belliydi; o sınırlar içinde sesin nereye gideceğini keşfedebildim.
CC: Anlaşmazlık yaşadığınızda ya da üretim akışı durduğunda nasıl ilerlediniz?
Arad: Büyük anlaşmazlıklar yaşamadık. Bunun nedeni her konuda aynı düşünmemiz değil; neden öyle düşündüğümüzü açıkça anlatabilmemizdi. Bazen o gün çalışamayacağımı ya da bir fikre yakın hissetmediğimi doğrudan söyleyebildim. Böyle anlarda birkaç gün ara vermek, zorlayarak devam etmekten daha iyi sonuç verdi.
Eli: Eleştiri kişisel bir mesele hâline gelmedi. Her yorumun önünde, birlikte kurduğumuz dünyaya neyin hizmet ettiği sorusu vardı. Bu ortak referans fikir ayrılıklarını üretken kıldı. Bir işin ne zaman bittiğine gelince, bazen en dürüst yanıt teslim tarihidir: Bir noktada işin bitmesi gerekir. Sonsuza kadar yeni bir katman ekleyebilirsiniz; çerçeve ve takvim karar vermenizi sağlar.
CC: İşbirliğinin koşullarını nasıl belirlediniz? Yazılı bir sözleşmeniz var mıydı?
Arad: Yazılı bir sözleşme yapmadık. Bütçeyi ve çalışma koşullarını konuştuk ama işin çıkış noktası maddi bir beklenti değildi. Zaten çok büyük bir bütçe de yoktu. Esas anlaşma, hikâyeye ve birbirimize duyduğumuz heyecandı.
Eli: Güven burada belirleyiciydi. Elbette üretimin maddi ve pratik koşullarını konuşmak gerekiyor; fakat bu projenin başlangıcında bizi masaya oturtan şey ortak meraktı. Herkesin katkısının görünür olması ve kararların açık biçimde paylaşılması, bu güvenin sürmesini sağladı.
CC: Bir Damlanın Notaları sizin için nerede tamamlanıyor; projenin yeni biçimlere dönüşme ihtimali var mı?
Eli: Sergiyle başlayan süreç kitap ve albümle daha kalıcı bir forma kavuştu. Kitabın anlatının son noktası olduğunu düşündüğüm anlar var; aynı zamanda başka bağlamlarda sergilenme ya da yeniden yorumlanma ihtimali de açık. Bir işi bitirmek, onun bütün olasılıklarını kapatmak anlamına gelmiyor.
Arad: Albümün fiziksel bir plak olarak yayımlanması fikri bizi heyecanlandırıyor. Serginin başka ülkelere gitmesi de mümkün. Yine de projeyi sürekli genişletmek yerine, onun bize açtığı yeni alanlardan başka işlere doğru ilerlemek istiyoruz. Bir Damlanın Notaları bize birlikte kurabileceğimiz bir dil olduğunu gösterdi; bundan sonrası o dilin farklı işlerde nasıl değişeceğini görmek.