Informal Project
[Gökçe Genç ve Erman Yılmaz]
Gökçe Genç ve Erman Yılmaz’ın okulda birbirlerinin projelerine yorum yaparak başlayan ortaklığı, Informal Project’e uzanıyor. İkiliyle iş bölümü, tasarımda uzlaşmak ve işin gündelik hayata karışması üzerine konuşuyoruz.
Bir afişi birlikte tasarlamak ne demek? İki kişinin aynı bilgisayarın başına oturması mı, yoksa bir fikrin elden ele geçerken dönüşmesi mi? Informal Project’in kurucu ortakları Gökçe Genç ve Erman Yılmaz, ilk yıllarında kendilerine sıkça sorulan bu soruyu hatırlıyor. Bugün bir dosyanın aralarında ve ekip içinde dolaşarak tamamlanması, kimi zaman “Bu iş kimin?” sorusunu yanıtlamayı güçleştiriyor.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde başlayan arkadaşlıkları, birlikte çalışmaya ve ortak bir hayata dönüşmüş. CC’nin ilk bölümünde Gökçe ve Erman’la bu birlikteliğin nasıl şekillendiğini konuşuyoruz. Birbirini rahatlatan ama gerektiğinde konfor alanından çıkaran bir iş bölümü, aynı fikrin farklı yorumlarına açık bir tasarım anlayışı ve mesaiyle kolayca sona ermeyen sohbetler, Informal Project’in gündelik hayatını anlatıyor.
CC: Önce sizi ve Informal Project’i tanıyalım.
Erman Yılmaz: Grafik tasarımcıyım. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde grafik tasarım eğitimi aldım. Aynı zamanda yazı tipi tasarımcısıyım. Informal Project’i bir grafik tasarım ofisi olarak tanımlayabiliriz. Biraz açarsak, görünen ve iletişim ihtiyacı olan her şeyin tasarlandığı bir yer.
Gökçe Genç: Ben de grafik tasarımcıyım; Mimar Sinan’da grafik tasarım eğitimi aldım. Erman’la birlikte Informal Project çatısı altında çalışıyoruz. Bunun dışında bireysel işlerimiz de oluyor.
CC: Okuldaki tanışıklığınız birlikte üretmeye nasıl dönüştü?
Gökçe Genç: 2013’te okula girdik. Tanıştığımız günden beri de pek ayrılmadık diyebiliriz. Başta arkadaş ve öğrenci olarak birbirimizin projelerine yorum yapıyorduk. Bu bir alışkanlığa dönüştü. Arkadaşlığımız ilerledikçe birlikte projeler yapmaya başladık.
Erman öğrenciyken serbest işler yapıyordu, ben de az sayıda iş alıyordum. O sırada Studio-X’in mevsimsel programları üzerinde çalışıyordu. Bir yaz programı için bana “Desen yapmak ister misin?” diye sordu. İlk işimiz böyle başladı. O zaman henüz Informal yoktu.


CC: O ilk işte uzun yıllar birlikte çalışabileceğinizi düşünüyor muydunuz?
Erman Yılmaz: Ben Gökçe’yle ilk tanıştığımda, çalışmaktan da önce, hayatımda kalacağını düşünmüştüm. Bunun mutlaka eş olmak anlamına gelmesi gerekmiyordu ama öyle oldu, iyi ki oldu.
Birinin nasıl iş yaptığının yanında, birlikte zaman geçirirken nasıl düşündüğünü, nasıl yaşadığını, neye nasıl tepki verdiğini de görüyorsunuz. Bunlar kafamda bazı şeyleri yerine oturtuyordu. “İleride birlikte bir şey yaparsak devam edebilir miyiz?” sorusunun cevabı benim için evetti.
Mimar Sinan ikimizin de ilk üniversite deneyimi değildi. Başka şeyler deneyip farklı bir şey yapabileceğimizi düşünerek geldiğimiz bir yerdi.
Gökçe Genç: Ben o zaman bu kadar uzun vadeli düşünüp düşünmediğimi hatırlamıyorum. Devam eder miyiz, etmez miyiz diye çok düşünmüyordum. Ama zaten bir süredir birlikte çalışıyorduk.
CC: Peki bu ortaklık ne zaman bir ofise dönüştü?
Gökçe Genç: Bir işe fatura kesme ihtiyacıyla şirket kurabileceğimizi fark ettik. O zamana kadar bunu düşünmüyorduk.
Erman Yılmaz: Daha önce tiyatro afişleri, el ilanları, küçük kitaplar gibi parça bazlı işler yapıyorduk. Salt’ın Perşembe Sineması ise İstanbul ve Ankara ayağı olan; afişleri, ilanları, basılı, dijital ve hareketli parçaları bulunan bir projeydi. Böyle bir kurumla çalışınca fatura aşaması da geliyordu.
O sırada Gökçe’ye birlikte bir şey kurmak isteyip istemediğini sordum. “Neden olmasın?” dedi. Kararı çok hızlı verdik. Muhasebecimiz de kuruluş sürecinde çok yardımcı oldu. Sonra anladık ki kurmak işin en kolay kısmıymış. Bir ofisi sürdürmenin ne demek olduğunu, zorluklarını ilerleyen aşamalarda öğrendik.
CC: Informal Project adı nereden geliyor?
Erman Yılmaz: Informal Type Foundry adlı diploma projemden geliyor. Dijital yazı karakterleri üreten ve satışını sağlayan bir web sitesi projesiydi. O sitede satılmak üzere fontlar tasarlamıştım. Diploma projesiyle birlikte yaklaşık iki yıl süren bir çalışmaydı.
Gökçe Genç: Önce başka isimler düşündük ama hiçbiri tam oturmadı. Sonra “Zaten Informal Type Foundry’yi yapmışsın, neden Informal olmasın?” dedik. Bu kez Informal Project oldu. Aklımıza geldiği gün içimize sindi.
Erman Yılmaz: O ilk projenin amacı da geleneksel olandan uzaklaşıp başka bağlamlar ve kavramlar üzerinden yazı tipleri tasarlanıp tasarlanamayacağını araştırmaktı. Nasıl görünür, nasıl okunur? Standarttan sapan şeyler deniyordum. Yapmak istediğimiz işlerde de bunu aradığımız için aslında ismi çoktan bulmuş olduğumuzu fark ettik.
CC: Aranızdaki iş bölümü nasıl oluştu? Sorumluluklarınız belli mi?
Gökçe Genç: Belli sorumluluklarımız var ama değişiyorlar. Başlangıçta oturup karar vermedik; zaman içinde üstlendik. Mesela bir iş için gelen ilk e-postayı genellikle ben yanıtlıyorum. Neden ben yapıyorum, bilmiyoruz. Böyle bir görev tanımımız yok. Sunumları da çoğunlukla Erman yapıyor.
Tasarım kısmı ise işe ve o güne göre değişiyor. Alternatifli çalışacaksak bir öneriyi Erman, birini ben hazırlıyorum. Aralarda birbirimizden yorum alıyoruz. Zaman darsa ve birimizin o işe belirgin bir yatkınlığı varsa o kişi hemen sahipleniyor. Diğeri de iletişim gibi kalan işleri üstlenerek onu rahatlatıyor.
Ama hep iyi yaptığın şeyi üstlenmek bir konfor alanına da dönüşebiliyor. O zaman birbirimizi dürtüyoruz: “O alandan çık, burada uğraşmamız gereken başka şeyler de var.” Çift olmanın iyi yanlarından biri bu rahatlık. Çok yakın bir arkadaşım olsa bile her zaman bu kadar rahat davranamayabilirdim.
Erman Yılmaz: Ben bunu iki ebeveynin bir çocuğu büyütmesine benzetiyorum. Keskin görev tanımlarından çok, birbirinin yerini alabilmek, ihtiyaca göre devreye girmek. Burada da ayakta tutmaya, devam ettirmeye çalıştığımız bir tasarım ofisi var. Bazen “Buna ben baksam iyi olur”, bazen “Gökçe’ye yönlendirsem daha iyi olur” diyorum. Aramızda paslaşmaya dayalı bir iş bölümü var.
CC: Yeni bir projeye başlarken izlediğiniz ortak bir yöntem var mı?
Gökçe Genç: Her işte aynı adımları uyguladığımız, çok oturmuş bir sistemimiz olduğunu söyleyemem. Belki yıllar sonra olur ama bu hâli de hoşuma gidiyor. Elbette önce işi ya da markayı tanımlıyoruz: Ne istiyor, nerelerde yaşayacak? Bunları konuşuyoruz. Ama oraya gelene kadarki süreç çok dallanıp budaklanabiliyor.
İşi alır almaz tasarlamaya başlamıyoruz. Bazen birkaç gün kendi kendimize kalıp sonra yazıp çizdiklerimizi getiriyoruz. Henüz tasarım aşamasına geçmemiş oluyoruz. Başka bir işteyse iki laf ediyoruz, Erman kâğıda bir şey çiziktiriyor ve onun üzerinde çalışmaya başlıyoruz.
Marka kimliği işlerinde genellikle önce strateji oluşturmak gerekiyor. O kısmı çoğunlukla Erman yürütüyor; sonra bütün ekip bakıp konuşuyoruz. Süreç işten işe değişiyor.
CC: Bir tasarımın tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz?
Erman Yılmaz: Önce müşteriden gelen bilginin doğru ve açık olması gerekiyor. Bu, işin doğru başlayacağının da işareti. Sonrasında projenin kendine özgü tarafını arıyoruz: Ne istiyor, ne hissettiriyor, onu en iyi ne temsil edebilir? Çünkü o temsilin üzerine bir görsel dünya kuracağız.
Bağlamları bulduktan sonra biçimsel denemelere başlıyoruz. Aynı kavramı iki tasarımcı iki farklı şekilde yorumlayabiliyor. Genellikle iki öneri geliştiriyoruz; çok nadiren üçe çıkıyoruz. Bunun bir sınırı olması gerekiyor.
Hem düşünsel olarak aradığımız yere ulaştığımızda hem de gördüğümüz biçim bizi tatmin ettiğinde iş bizim için tamamlanıyor. Bunda geçmiş deneyim ve pratik de etkili. Gökçe bana gösteriyor, ben ona gösteriyorum. Bazen bakıp “Olmamış”, bazen de “Tamam, bu” diyoruz.
Gökçe Genç: Olmadığında biraz zaman tanımak gerekiyor. O akşam işi bırakıp ertesi sabaha kadar bakmamak bile işe yarayabiliyor. Bazen birimiz “Bu tamam, çalışır” diyor, diğeri başka bir şeyi denemek istiyor. O zaman dönüp işin tarifine ve aldığımız notlara bakıyoruz. Birimizin argümanı diğerini ikna ediyor.


CC: Tasarıma yaklaşımlarınızdaki farklılıklar ortak bir dile nasıl yansıyor?
Erman Yılmaz: Düşünme biçimlerimizde farklılıklar var. Ama farklı yollardan gitsek de ortaya çıkan işin lezzeti bizi tatmin ediyor. Formülünü verebileceğimiz bir tasarım dilimiz yok; bir konuşma tarzımız, bir tonumuz var diyebilirim. Bir dili güzelleştiren şiveler gibi, farklı tınıları da aramıza alıyoruz. Bunların bizi zenginleştirdiğini düşünüyorum.
Gökçe Genç: Yaklaşımlarımız birbirinden çok uzak iki uçta değil. Bence bizi birleştiren şeylerden biri de bu. Birbirimizin çıkardığı işleri yorumlayıp geliştirebiliyoruz. Çok ayrı noktalarda olsaydık bunu yapmak daha zor olurdu. O yakınlık işleri sonlandırmamızı da kolaylaştırıyor.
CC: Bu ortaklığın temelinde ne var? Aranızda bir sözleşme var mı?
Gökçe Genç: Evlilik cüzdanımız var. Onun dışında tamamen güvene dayalı ilerliyoruz. Bunun üzerine ayrıca düşünmedik bile. Kendimizi zaten aynı tarafta görüyoruz. Birbirimizin güvenini kıracak bir şey yaşatmadık.
Erman Yılmaz: Kesinlikle güven ilişkisine dayalı bir birliktelik.
CC: Birlikte üretmenin en iyi ve en zor tarafları neler?
Gökçe Genç: Bence iyi ve zor tarafları birbirine çok yakın. Bir işte bocaladığında, bir kriz yaşadığında hemen sorabileceğin, fikrine güvendiğin birinin yanında olması çok iyi. Sana el uzatıyor, sorunu çözüyor ya da çözmene yardım ediyor.
Ama bazen de bir işi çözdüğünü düşünüyor ve o şekilde tamamlamak istiyorsun. Birlikte çalıştığın için diğer kişinin onayını almadan bitiremiyorsun. Yine onun kapısını çalman gerekiyor. Sonunda o yorumla iş zenginleşiyor, derinleşiyor ama o anda zor gelebiliyor.
Erman Yılmaz: Ofisi kurmadan önce kendi kararlarını vermeye, kendi iş düzenini kurmaya alışmış iki kişiydik. Her konuda birleşmek zorunda değiliz. Ama diğerinin fikrini sormanın işi daha iyi yapacağına inanmak önemli. Benim için en iyi taraf, hâlâ arkadaşım, eşim, sevgilim olan Gökçe’ye o soruları sorabilmek ve bunu yaparken rahat hissetmek.
CC: Hem birlikte yaşayıp hem çalışırken iş nerede bitiyor? Özel hayatla arasına sınır koyabiliyor musunuz?
Gökçe Genç: Bir dönem ayırmaya çalıştık; dediğim de belki üç beş gün. Çözemediğimiz bir iş varsa yolda, evde, uyandığımızda onu konuşabiliyoruz. Aklıma bir şey geldiğinde duramayıp söylüyorum. O da odaklanınca saatlerce konuşur hâle geliyoruz. “Yeter, artık iş konuşuyorsun” demek de kolay değil, çünkü o senin de işin.
Ekip olarak işi akşamlara ve hafta sonlarına taşırmamaya çalışıyoruz. Çoğu zaman buna uyuyoruz. Ama birbirimize aynı sınırı koyamadığımızı anladık. Bu yüzden küçük hatırlatmalar yapıyoruz: “Tamam, şimdi iş konuşmayalım.” Böyle anlar yaratmaya çalışıyoruz.
Keskin bir ayrım yok. Şu anda buna çok ihtiyaç da duymuyorum. “İş konuşacağımız saat geldi mi?” diye düşünmek de bizi yorardı. Bir yandan, masa başında değilken sürekli konuştuğumuzda iş havada kalabiliyor. O yüzden konuşmayı belli anlarla sınırlamak iyi gelebiliyor.
Erman Yılmaz: Ben de tasarımı belirli saatler arasına sığan bir meslek olarak görmüyorum. Araba kullanırken güzel bir manzaranın yanından geçiyoruz, aklıma “O işte şunu şöyle mi yapsaydık?” geliyor. Başka bir anı paylaştığımızın farkındayım ama o düşünce de benimle geliyor.
Bunun bir parçam hâline gelmesi hoşuma gidiyor. Yine de o anın büyüsünü bozmamak için bazen Gökçe’den önce kendimi dürtmeye çalışıyorum.
CC: Ortak işlerinizle bireysel üretimlerinizi nasıl ayırıyorsunuz?
Gökçe Genç: Bireysel işler yapıyoruz ama ayrım zor. Bir işi paylaşırken künye vermekte bile zorlanabiliyoruz. İlk zamanlarda “Bir afişi birlikte yapmak ne demek, bilgisayarın başına ikiniz mi oturuyorsunuz?” diye soruyorlardı.
Mesela Erman kâğıda bir şey karalıyor, benim bilgisayarım açıksa ben yapmaya başlıyorum. Dosyayı ona gönderiyorum, sonra bana dönüyor, ardından birlikte çalıştığımız sanat yönetmenimiz Beyza’ya gidiyor. İş bittiğinde “Bu kimin işi?” diye bakıyoruz. Informal Project yazıyoruz ama bireysel olarak nasıl paylaşacağımızı bilemediğimiz çok iş oluyor.
Doğrudan bana ya da Erman’a gelen işler olduğunda onları bireysel yapıp paylaşabiliyoruz. Ama yine kaçınılmaz olarak birbirimizin fikrini çokça alıyoruz.
CC: Birbirinizin tasarıma ve hayata bakışında neleri değiştirdiniz?
Gökçe Genç: Sürekli birlikte olduğumuz için çoğunlukla aynı şeyleri izliyor, okuyor, tüketiyoruz. Ayrı kaldığımızda öğrendiklerimizi, duyduklarımızı, farklı çıkarımlarımızı da paylaşmayı seviyoruz. Ben Erman’dan hem iş hem hayat anlamında çok besleniyorum. Benim için güvenli bir liman.
Erman Yılmaz: Gökçe bana bir şeyin yalnızca tek bir şekilde yapılmayacağını gösterdi. Üzerine çok düşünüp doğru bulduğum şeylere sıkı sarılabiliyorum. O, başka yollardan da yapılabileceğini, çözülebileceğini gösterdi. Bu hem tasarım hem hayat anlayışımda bir kırılma yarattı. Tasarıma başka türlü bakabileceğimi, hayatı başka türlü de yaşayabileceğimi gösterdiği için ona teşekkür ediyorum.
Gökçe Genç: Öğrenciyken çalışmaya başlamamı sağlayan önemli özelliklerinden biri de Erman’ın özgüveni. Yanında durdukça sen de kendine güvenmeye başlıyorsun.
Erman Yılmaz: Aslında her alanda çok özgüvenli değilim. Bildiğim ve kendimi geliştirmek istediğim alanlarda çok şey okuyup izlediğim, kendimi iyi ifade edebildiğimi düşündüğüm için öyle olabilirim. Bu, konfor alanında kalmak da değil. Bir yüzücünün suyla ilişkisindeki bütün olasılıkları keşfetmesi gibi görüyorum. Tipografiyle uğraşırken de farklı alanlarına kafa yormaya çalışıyorum.
Gökçe Genç: Sadece işte de değil. İlk kez denediği bir yemeği masaya getirip “Hayatında böyle bir şey yemedin” diyebiliyor. Ben “Bu kadar nasıl güvenebiliyor?” diye düşünüyorum. Ama o söyleyiş senin yemeğe bakışını da değiştiriyor.
Erman Yılmaz: Belki de bu benim kendimi motive etme biçimim. Kendime koyduğum bir iddia, kendimle çekişmem. Bir şeyin neden sürekli daha iyisi olması gerektiği de kendi içimde çözmem gereken başka bir konu. Bunun olumlu ve olumsuz yansımaları var. İşte olumlu taraflarını göstermeye çalışıyorum.