Studio Blai
[Aysel Abasova, Doruk Yıldırım ve Tolga Kalcıoğlu]
Barselona’da paylaşılan bir ev, biriken plastik şişeler ve İstanbul’da kurulan bir atölye… Studio Blai’nin kurucuları Aysel Abasova, Doruk Yıldırım ve Tolga Kalcıoğlu ile atık plastikleri tasarıma dönüştürmenin arkasındaki arkadaşlığı, iş bölümünü ve birlikte problem çözmeyi konuşuyoruz.
Bir tasarımın üretiminde sorun çıktığında, teslim tarihi de yaklaşıyorsa, “Birimiz bir çözüm bulur” diyebilmek nasıl bir ortaklık gerektirir? Studio Blai’nin kurucuları için bu rahatlık, yıllar içinde birlikte yaşayarak ve çalışarak oluşmuş. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde tanışan üç mimarın yolu, yüksek lisans için gittikleri Barselona’da aynı evde kesişmiş. Stüdyonun adı da o evin bulunduğu Carrer de Blai’den geliyor.
Atık plastiklerden panel üreten, bu panelleri kendi tasarımlarında ve başka tasarımcılarla geliştirdikleri projelerde kullanan ekip, malzemeyle birlikte üretim araçlarını ve çalışma yöntemlerini de geliştiriyor. CC’de Aysel, Doruk ve Tolga ile bu sürecin gündelik hayatını konuşuyoruz: Bir işi ilk üstlenen nasıl o işin sorumlusu oluyor, büyük kararlar nasıl alınıyor ve işler ters gittiğinde ortaklık nasıl devam ediyor?
CC: Önce sizi tanıyalım. Üçünüzün de mimarlık geçmişi var. Studio Blai’de ne yapıyorsunuz?
Aysel: İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde mimarlık okudum, yüksek lisansımı Barselona’da yaptım. Sonra İstanbul’a dönüp çalışmaya başladım. Bu hepimizin anlatacağı bir hikâye aslında.
Tolga: Üçümüzün akademik geçmişi aynı: Bilgi’de mimarlık, ardından Barselona’da ileri mimarlık üzerine yüksek lisans. İstanbul’a dönünce birlikte bir girişim kurduk; o süreç daha sonra Studio Blai’ye evrildi.
Blai’de yaptıklarımızı iki başlık altında anlatabiliriz. Birincisi, tamamı atık plastiklerden, çoğunlukla tek kullanımlık plastik atıklarından ürettiğimiz paneller. Bunları tasarımcılara, mimarlara ve mobilyacılara sunuyoruz. Onlar da panelleri işleyip kendi ürünlerinde kullanıyorlar.
İkincisi, kendi tasarımlarımız. İşbirliği yaptığımız markaların ihtiyaçlarına göre tasarlıyor, bunları kendi atölyemizde üretiyoruz. Ayrıca bir mobilya ve dekorasyon markası oluşturmak için kendi ürünlerimizi geliştiriyoruz.
Doruk: Akademik geçmişimize ekleyebileceğim pek bir şey kalmadı! Üniversitede farklı dersler veriyoruz. Ben robotik üretim, Aysel ve Tolga tasarım derslerine giriyor.
CC: Üniversitedeki arkadaşlığınız nasıl aynı evde yaşamaya ve birlikte çalışmaya dönüştü?
Doruk: Üniversitenin birinci sınıfında tanıştık. İlk birlikte yaptığımız projenin de o yıl olduğunu hatırlıyorum. Üniversite boyunca arkadaştık ama başta çok yakın değildik.
Tolga: Son sınıfta Doruk’la daha yakın olduk. Aysel’le de yüksek lisans için nereye gidebileceğimizi araştırıyorduk. İspanya’ya gidip oradan İtalya’ya geçmeyi, biraz gezerek nerede okumak istediğimizi anlamayı planladık. Ama İspanya’dan başka yere gidemedik; orada kaldık. Dönünce de Barselona’daki programa başvurduk ve kabul aldık.
Bir gün Doruk kahvaltıya geldi. Bizi Yeni Zelanda’ya gitmeye ikna edecekti. Biz de “Onu boş ver, biz buraya kabul aldık, sen de başvur; birlikte Barselona’ya gidelim” dedik.
Doruk: Ben o sırada farklı ülkelerde gönüllü çalışıyor, geziyordum. Türkiye’ye dönünce ne yapacağımı bilmiyordum. Yeni Zelanda’da hem gezip hem çalışabileceğimiz bir vize görmüştüm. Onları ikna etmeye gittim, kendim ikna oldum. Başvurdum, kabul aldım. Kahvaltıyla okulun başlaması arasında yaklaşık bir ay vardı; her şey çok hızlı gelişti.
Aysel: Barselona’da üçümüz ev arkadaşı olduk. Evimiz Carrer de Blai’deydi. Birlikte çalışma hikâyemiz de orada gelişti. Sonra stüdyonun adını o sokaktan aldık.
Tolga: Henüz ortada bir şirket fikri yoktu ama evin Blai WhatsApp grubu vardı.


CC: Peki atık plastiklerle çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?
Aysel: Yüksek lisans projem, tek kullanımlık plastik atıkları ileri dönüştürmek üzerineydi. Plastiği eritip yeniden üretmekten ziyade, sınırlı ısı uygulayarak farklı formlar oluşturmayı, bunun için özel kalıplar geliştirmeyi araştırıyordum. O yüzden evde beş litrelik plastik şişeler biriktiriyordum.
Bir kere biriktirmeye başlayınca sonu gelmiyor. Bir dolabımız şişelerle dolmuştu; kapağını açınca üzerinize yığılıyorlardı. Yatakların altı, koltuğun arkası ve altı da şişe doluydu. Evden çıkarken onları dışarı taşımak için zincir oluşturduğumuzu hatırlıyorum.
Tolga: Bir gün evde otururken Aysel, Türkiye’ye dönüp bir Precious Plastic atölyesi kurmak istediğini söylemişti. O sırada üzerinde çok durmamıştık ama böyle bir ilgi zaten vardı.
Aysel: Precious Plastic, büyük ve pahalı plastik işleme makinelerinin atölye ölçeğinde kullanılabilecek versiyonları etrafında gelişen bir yaklaşım. Pres, enjeksiyon ve plastik kırma makineleri gibi araçlarla küçük işletmelerin de bu işe başlayabilmesine imkân sağlıyor. Tezim nedeniyle bu modeli yakından tanıyordum.
İstanbul’a dönerken aklımızda, yüksek lisansta öğrendiğimiz tekniklerle yenilikçi ve sürdürülebilir projeler geliştirmek vardı. Bir mimarlık şirketinde çalışmak yerine bu araştırmayı profesyonel olarak sürdürmek istiyorduk. Önce iki arkadaşımızın daha yer aldığı bir girişimle başladık. Daha sonra üçümüz Blai’yle devam ettik.
CC: Bu fikri somut bir işe dönüştüren ne oldu?
Aysel: Çalıştığımız bir şirket, British Council’ın bir yarışmasını önerdi. Başvurunun kapanmasına iki üç gün kalmıştı. Konu, kentteki problemlere sürdürülebilirlik üzerinden çözüm geliştirmekti.
Benim plastik atıklar üzerine zaten bir araştırmam vardı. Geri dönüştürülmüş plastikten, organik atıkları değerlendirmeye yarayan bir Bokashi kutusu tasarlamayı önerdik. Projenin videosunu son birkaç günde hazırladık. Ama hep söylüyorum: Proje iki günde yapılmadı; arkasında tez sırasında biriktirdiğim bilgi vardı.
Birincilik ödülünü aldık. Bu ödül başlangıç sermayemizi oluşturdu ve plastik geri dönüşümüne o şekilde başladık. Blai’nin odağında başından beri bu vardı.
Doruk: Ama başlangıçla sonraki dönem arasında büyük bir deneyim farkı var. İlk yılın önemli kısmı farklı atölyelerde çalışarak, ürünleri geliştirmeye uğraşarak geçti. Sonra işbirlikleriyle daha somut sonuçlar almaya başladık.
CC: O ilk dönemde size alan açan insanlar oldu mu?
Aysel: Hasan Usta’dan bahsetmemiz lazım. Üniversiteye giderken Reşitpaşa’da atölyesini gördüğüm bir marangozdu. Bir gün yanına gidip “Çok güzel işler yapıyorsunuz, yanınızda çalışabilir miyim?” demiştim. “Tabii, gel” demişti ama sonrasında hiç gitmemiştim.
Aradan yıllar geçti. Yüksek lisanstan döndüm; artık çalışacak bir yere ihtiyacımız vardı. Hasan Usta’yı aramaya başladım. Sora sora Demirciköy’de olduğunu öğrendim, gidip buldum. Bize atölyesinde yer açtı, oradaki ahşaplardan bir tezgâh yaptı. Çalışmaya orada başladık.
Doruk: Benim için Kadıköy’den Demirciköy’e gitmek zor kısmıydı.
Aysel: Evet, ulaşım zordu ama Hasan Usta bize çok yardım etti. Sadece yer vermedi; bizimle birlikte işleri de yaptı.
Tolga: Atölyeye erişimimizin kısıtlı olduğu dönemlerde kapısını hep açtı. Başımız sıkışınca döndüğümüz insanlardan biri oldu.
CC: Benzer eğitimlerden geliyorsunuz. İş bölümünüz nasıl oluştu?
Tolga: Becerilerimiz birbirine yakın ama birbirimize göre daha iyi yaptığımız işler var. Bir şirket kurunca yalnızca tasarımla da uğraşmıyorsunuz. Sunum hazırlamak, finansı yönetmek, şirketin resmî işleri… Bunlardan birini ilk kim üstlenirse onun sorumluluğunda kalabiliyor. Ben bir mali müşavir tanıdığımız olduğunu söyledim; o işler bende kaldı.
Bazı ayrımlar daha net. Videoyu Aysel yapar, makinelerle çoğunlukla Doruk ilgilenir. Organik biçimde gelişen bir dağılım bu; zamanla o alanlarda uzmanlaşmaya başladık.
Aysel: Tolga da bizim web sitemizi geliştiriyor. Bir işi uzun zamandır yapan kişi artık nasıl yapılacağını biliyor; onun devam etmesi daha mantıklı ve hızlı olabiliyor.
Tolga: Projelerdeyse müşteriyle iletişimi kuran kişi genellikle projenin yönetimini de üstleniyor. Birlikte çalışsak da zaman planından ve genel takibinden o sorumlu oluyor.
Aysel: İş bölümünü nasıl yapacağımızı uzun süre konuştuk, farklı şeyler denedik. Sonunda başlangıçtaki düzene dönmüş gibi olduk. Müşteriyle konuştuğun projeyi yönetmek sorumluluğu daha doğrudan hissettiriyor. Müşteriyle ben konuşup işi Tolga yaptığında arada bozuk telefon oluşabiliyor.
CC: Bir projenin tasarımdan üretime geçişi nasıl ilerliyor?
Doruk: İhtiyaca göre değişiyor. Özel renk isteyen bir müşteriyle numune hazırlayarak başlıyoruz. Bir renk aralığı sunuyoruz, içinden seçim yapılıyor. Bazen ürünün küçük bir versiyonunu, bazen kendisini prototip olarak üretiyoruz. Tasarımda ve malzemede ortak noktaya gelince üretime başlıyoruz.
Tolga: Başlangıçta süreci ve ne yapacağımızı anlatan ayrıntılı bir sunum hazırlıyoruz. Tekliften çok sunuma benziyor. Sonra projeyi üstlenen kişi bu plan üzerinden ilerliyor. Çok belirgin çalışma ritüellerimiz yok ama teklif verme ve süreci anlatma biçimimiz oturdu.
CC: Üretimde vazgeçmediğiniz prensipler neler?
Doruk: Plastiğe yabancı malzeme karıştırmıyoruz. Örneğin ahşap ya da kahve atığını plastikle karıştırıp panel yapmamız istenebiliyor. Bu tür talepleri genellikle geri çeviriyoruz.
Tolga: Sürdürülebilirliği yalnızca atık plastikten malzeme üretmekle sınırlı düşünmüyoruz. O malzemeyi nasıl işlediğimiz de önemli. Panelleri keserken mümkün olduğunca az fire vermeye çalışıyoruz. Kalan parçaları atmıyor, yeniden panel üretiminde kullanıyoruz. CNC kesiminden çıkan çapakları da toplayıp geri dönüşüme kazandırabiliyoruz.
İleride sattığımız ürünleri, kullanıcıların onlarla işi bittiğinde geri alabileceğimiz bir sistem kurmak istiyoruz. Henüz aktif değil. Amacımız onları yeniden dönüştürmek veya uygunsa mevcut plakaları başka ürünlerde kullanmak.
Aysel: İşimizin döngüsel bir modele uygun olması bizi heyecanlandırıyor.
CC: Geçmişte birlikte yaşamak ve proje yapmak, bugünkü ortaklığınızı nasıl etkiledi?
Doruk: Beraber yaşarken birbirimizi daha iyi tanıdık. İyi günleri, kötü günleri, çıkan sorunları nasıl aşacağımızı gördük. Beraber çalışmanın zor taraflarından biri zaten bir işi birkaç kişiyle paylaşmak. Önceden birlikte yaşamış olmak sürprizleri azalttı.
Aysel: Yüksek lisansta büyük bir ekiple Barselona’daki ışık festivali için bir enstalasyon hazırlamıştık. Görsel kodlama kısmını üçümüz üstlenmiştik. Evde sabahlıyor, videolar izleyerek öğreniyorduk.
Bu projeleri yaparken çalışma biçimlerimiz ortaya çıktı: Ne zaman ara veriyoruz, ne zaman başlıyoruz, kaliteyi mi hızı mı önemsiyoruz? Birlikte çalışmada bunların ne kadar önemli olduğunu gördük. Tek bir doğrusu yok; tercihler meselesi. Biz üçümüzün bu konularda birbirine yakın olduğunu fark ettik.


CC: İlk ortak projelerinizden aklınızda kalan bir örnek var mı?
Aysel: İlk işimiz üniversitenin birinci yılında mukavvadan yaptığımız bir enstalasyon maketiydi. Bir de yüksek lisansta yaptığımız, çok sevdiğimiz bir etkileşimli çalışma var. Kodlama öğrenmek istiyorduk ve o projeye biraz da bu yüzden atladık.
Görsel kodlamayla, kendi içinde dengede duran bir uzay ortamı oluşturmuştuk. Kamera yüzünüzü algıladığında sizi o ortama büyük bir kütle olarak ekliyordu. Hareket ettikçe bazı parçacıklar size çekiliyor, bazıları uzaklaşıyordu. Birkaç kişi aynı anda katılıp dengeyi değiştirebiliyordu. Bunu yapabilmiş olmak çok keyifliydi.
Tolga: Hâlâ en beğendiğim projelerimizden biri.
CC: Üç kişinin emeğini ve sorumluluğunu nasıl dengeliyorsunuz?
Tolga: İnsan her zaman aynı verimlilikte çalışmıyor. Bazen kötü bir dönemden geçiyorsun, bazen kafanda başka şeyler oluyor. Aramızda sürekli aynı performansı gösterme beklentisi yok. “Sen bu kadar çalıştın, ben bu kadar çalıştım” diye hesap tutmuyoruz.
Hepimiz ortak bir havuza elimizden geleni koyuyoruz gibi. Bazen birimiz, bazen ikimiz, bazen üçümüz daha fazla üstleniyoruz. Ortada birlikte ileri götürmeye çalıştığımız Blai var.
Aysel: Yaptığımız şeyden genel olarak keyif almamız da gerekiyor. Her an keyifli olacak değil; sipariş geciktiğinde olmayabilir. Ama “Ben bu işi yapıyorum” dediğinde iyi hissetmelisin. Uzun süren tatsızlıklar olmamalı.
CC: Gündelik işleri ve uzun vadeli hedefleri nasıl takip ediyorsunuz?
Aysel: Pek çok yöntem denedik. Şimdi haftalık çalışma dönemleriyle, yani sprintlerle ilerliyoruz. O hafta yapılacak işleri çıkarıyor, neden bazılarının öncelikli olduğunu konuşuyoruz. Sonraki toplantıda ne bitti, ne kaldı, neden bitmedi diye bakıp yeni haftayı planlıyoruz.
Zaten her gün konuşuyoruz ama bu toplantılar genel resmi görmemizi sağlıyor. Hangi adımı attığımızı ve hangi adımın zamanının henüz gelmediğini biliyoruz.
Tolga: Planladıklarımızın her zaman düşündüğümüz gibi ilerlemediğini gördük. Geleceğe ilişkin hedefleri yazıyoruz ama değişebileceklerini kabul ediyoruz. Ayrıntılı biçimde çok uzun dönemleri planlamak yerine önümüzdeki bir veya iki haftayı yönetmek bizim için daha iyi çalışıyor.
Aysel: Üç kişilik ekipte her şeyi kendimiz yaparken makineyi geliştirmeye çalıştığımız bir haftada yeni bir sipariş gelebiliyor. O zaman öncelikler değişiyor. Bu yüzden bir işin ilk aşamasını o hafta bitirmeyi hedeflemek daha uygulanabilir oluyor.
Doruk: Gün İstanbul’da başlayıp akşam kendimizi Gebze’de bir kahvehanede bulduğumuz oluyor. Mutlaka bir şey çıkıyor.
CC: Kararları nasıl alıyorsunuz? Aranızda yazılı bir sözleşme var mı?
Aysel: Şirket kuruluşuyla ilgili sözleşmemiz var. Onun dışında ayrıca bir sözleşme yapmadık.
İlk zamanlarda her şeyi daha fazla konuşuyorduk. Bir süre sonra herkes diğerlerinin yaklaşımını öğreniyor. Küçük konularda bireysel karar verip sonradan haber verdiğimiz oluyor. Büyük konularıysa birlikte tartışıyoruz; oy çokluğundan çok, herkesin karara katılmasına özen gösteriyoruz.
Tolga: Birimiz farklı düşünüyorsa ve diğer ikisi aynı noktadaysa, o kişi de bir aşamada “Tamam, dediğiniz gibi olsun” diyebiliyor. Çok resmî bir karar alma yapımız yok; süreç daha doğal ilerliyor.
CC: Fikir ayrılığı olduğunda ne oluyor? Sonuç istediğiniz gibi çıkmazsa?
Aysel: Tartışıyoruz; tartışmıyoruz desek yalan olur. Bazen biri fikrine daha çok inanıyor, bazen diğerinin argümanı daha mantıklı geliyor. Üç kişi olmanın da etkisi var. İki kişi farklı düşünürken üçüncü kişi konuşmaya katılıp kendisine daha yakın gelen tarafa yöneliyor. Kimse “Benim umurumda değil” deyip dışarıda kalmıyor.
Tolga: Karar verildikten sonra, başta farklı düşünen kişi de o yönde çalışmaya devam ediyor. Her karar doğru çıkmıyor. Yanlış yaptığımız, kaybettiğimiz zamanlar oluyor. Ama sonradan “Ben demiştim” diye suçlamaya dönmüyor.
Aysel: Böyle anlarda suçlanmamak, yaşayabileceğiniz en iyi şeylerden biri.
CC: Tasarım zevkleriniz ne kadar benziyor?
Tolga: Farklılıklar var. Mesela paneller arasında hepimizin favorisi başka. Benim en beğenmediğim, Doruk’un en sevdiği olabiliyor. Ama son üründe çok büyük ayrılıklar yaşamıyoruz.
Doruk: Bir panelin eski ve yeni versiyonuna bakıp onlar “Eskisi daha güzel” derken ben yenisini daha çok beğenebiliyorum. Sürekli olan bir şey.
Aysel: Müşteriyle kim konuşuyorsa öneriyi biraz kendi beğendiği yöne çekebiliyor. Farklı müşterilerle farklı yaklaşımlar gelişiyor. Ama aramızda çok büyük farklar olmadığı ve malzemenin teknik imkânları da tasarıma yön verdiği için ortak bir dil çıkıyor.
CC: Birlikte üretmenin size en iyi gelen ve en zorlayan tarafı ne?
Tolga: İkisi de birlikte olmak. Zor tarafı bazen anlaşamamak; iyi tarafıysa “Ben dursam da iş devam ediyor” rahatlığı.
Aysel: Yoğun dönemlerde sürekli beraberiz. Uzun zamandır birbirimizi tanımanın rahatlığı var ama filtre de azalıyor. “Yanlış anlar mı?” diye çok düşünmeden konuşabiliyoruz. Bu bazen tartışma yaratıyor. Yine de ertesi güne taşımıyoruz.
İyi tarafı, büyük adımlar atarken bile yükü tek başına taşımadığını bilmek. Çok büyük bir karar aldığımızda, bir süre aklımdan çıkarabilme lüksüm var. Birlikte altından kalkacağımızı biliyorum.
Tolga: Her gün başka bir problem çözüyoruz. Makineyi geliştiriyoruz, plastiği buluyoruz, paneli üretiyoruz, müşteriyle konuşuyoruz, malzemenin ürüne nasıl dönüşeceğini çözüyoruz. Yeni bir sorun çıkmasına alışığız.
Bir işte teslim tarihi yaklaşırken bir şey çalışmıyordu. Ben “Ne yapacağız?” diye düşünürken Doruk “Bir şey olmaz, birimiz bir çözüm bulur” demişti. Sonunda da bulundu. Problem çözmek işin parçası.
Aysel: Önemli olan, o problemi çözmeye çalışırken stresine kapılmamak.
CC: Bu ortak çalışma kültürü, başka tasarımcılar ve kurumlarla ilişkilerinize nasıl yansıyor?
Doruk: Üniversitede verdiğim derste panellerimizi öğrenci projelerinde kullanmak istedim. Bazı projeler seçtik, onlar için özel renklerde paneller ürettik ve destek olduk. İşbirliği böyle de gelişebiliyor.
Aysel: En sık yaptığımız işlerden biri mağaza içi ürünler: Kaide, ayakkabı ya da çanta sergilemek için küçük raf ve yükseltiler gibi. Çalıştığımız bazı markalar sürdürülebilirliği gerçekten önemsedikleri için bu malzemeye ilgi duydu.
Bu işe yalnızca iletişimde kullanacağı bir hikâye olarak bakmakla, gerçekten katkıda bulunmak istemek arasında fark var. Bizim çalıştığımız markalar malzemeyi beğendiler ve kullanmak istediler; bazıları bunu çok fazla paylaşmadı bile. O istek olduğunda işbirliğine başlamak da daha kolay oluyor. Böyle çalışmaların devam etmesini isteriz.